rss
twitter
facebook
Şiir/Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir/Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2010 Pazartesi

Tavuk Döner vs. Et Döner


Tavuk döner ve et döner daha doğrusu kuzu ya da dana ya da bilinmeyen tavuk dışı bir canlı döneri olan bu iki gıda arasında yıllardır süregelen bir savaş vardır ki ne savaş. Bu savaşın kağıt üstünde galibi her zaman et döner olsa da ekonomik parametreler ve halk çoğunluğu bu galibin tavuk döner olduğunu söylüyor.

Savaşın Nedenleri:
Savaşın nedenleri aslında saymakla bitmez ama bu savaşın hayvancılıkla ilgilenen kesimlerin çıkar çatışması olarak başladığını doğrular nitelikte belgeler şu anda topkapı müzesinde. Peki neden mi?
Her zaman üvey evlat gibi görülen tavukların büyükbaş hayvanlara göre daha sıska, küçük, yaramaz olmaları nedenlerden biri. İddiaya göre büyükbaş hayvanlar daha büyük ve daha çok et sahibi. Üstelik bazıları süt verebiliyor.
Ama tavuklar üstelik hem küçük, hem de yumurtalarının bir tanesi kimseyi doyurmuyor.
Bir başka iddia ise, büyükbaş hayvanlara daha çok yem,su verildiği ve masrafının çok olduğu. Halbuki tavukların hem kendisi küçük hem masrafı küçük.

Savaşın Sonuçları:
Savaş esnasında iki tarafta sayısız şehit vermiştir ve bu savaş Çok Yıl Savaşları olarak adlandırılmaktadır. Günümüzde hala devam eden savaşta can verenlerin kesin bir sayısı mevcut değil fakat kişi başı günde neredeyse insanlar 1 veya 2 yarım ekmek döner yiyebiliyorlar.Tabi tek öğünde ve beş kişilik ailenin teki böyle.

Epilogue:
Bana her zaman et döner zengin piçi, altında arabası olan tikicon, tavuk döner okul çıkışı eve giden, derslerine çalışan, zar zor okuyan, gariban ailenin akıllı mazlum çocuğu olarak görünmüştür. Çoğu insana da öyle göründüğünü tahmin ediyorum. O yüzden hiç ihanet etmem tavuk dönere. Kollarım onu, cebine bir kaç kuruş koyarım. Et dönere selam bile vermem. Et döner neyse onun o yavşak arkadaşı kola da öyledir benim için. İkisi de yaramaz adamdır. Baba parası yerler. Tavuk döner ayranıyla birlikte göğüs gerer zalımlığa hayınlığa. Odur ki zamanı gelince doktor olacak et döner iflas eden babasının son kuruşuna dahi göz dikecek.

14 Mart 2010 Pazar

Konuşma


Onur Ünlü'yü bilir misiniz? Onur Ünlü işte ya Polis ve Güneşin Oğlu gibi güzide filmlerin yönetmeni, yazarı. Neyse bilen bilir, bilmeyen mutlaka izler bu filmleri, öğrenir. İşte o filmlerden Güneşin Oğlu olanında Haluk Bilginer öyle bir şiir okuyor ki, vay arkadaş deyip kalıyorsunuz. Şiirin adı "Konuşma". Yazarı ise o meşhur Zülfü Livaneli'nin Güneş Topla Benim için şarkısının daha doğrusu şiirinin yazarı: Ülkü Tamer. Şiiri şu alt tarafa iliştireyim, ardından da videoyu bir de Haluk Bilginer yorumuyla dinleyek, izleyek. Buyrunuz;

KONUŞMA
aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.


13 Mart 2010 Cumartesi

Halatları Kesince


Nesrin ve Kemal Ayata'nın yolculuk notlarından oluşan bir kitap Halatları Kesince. Çok kitap okumam itiraf ediyorum ama bu kitabı okumuştum ve çok ta hoşuma gitti. Hatta girişinde yer alan ve tanıtım bülteni olarak da piyasaya verilen o güzide yazıyı da sizinle paylaşmak istiyorum. Buyrunuz.

"Çıktık işte.
Kestik halatlarımızı ve çıktık.
Sorsanız cevap hazır. "Karmaşık duygular içindeyim."
Bir iki duygu sözcüğü, falan filan.
Yıllardır özlenen hayal, sonunda kavuştuk v.s..
Ne kadar mutlu, insanın hayallerini gerçekleştirmesi ıvır, kıvır, zıvır.
Yalan hepsi yalan.
Yavru Kutup Ayısı nasıl güzel ifade etmişse, işte aynen öyle ve tek kelime ile:
Korkuyorum Ulan.
Bal gibi korkuyorum işte.
Bilinmeze yolculuk.
Macera mı? Ben maceracı değilim ki!
İspat mı? Neyi ki? Niye ki?
Özenme mi? Belki ama değer mi?
Feda ettiklerine baksana.
Ne kadar istedim bugün ciddi bir sebeple gidememeyi.
Dostlarıma bana bir sebep bulun dedim, kalalım.
Cevap umutsuz.
Bu muydu 17 yıl önce konmuş hayal? Karnıma yumruk yemiş gibi kıvranmak mı özlenen? Hüzün mü, endişe mi, korku mu arzuladım acaba? Nedir bu halim Allah Aşkına?
Tam dolunay varmış,
Frank Sinatra: "I Did it My Way" dermiş,
Sevgilim, "My Better Half" yanımda can yoldaşımmış.
Hava güzelmiş,
Kızımız Pank bizi güvenle sarmalamışmış,
Herşey mükemmel de niye ben böyleyim?.. Nerden bulaştık şu işe demişti Nilgün. Sahi yahu, niye bulaştık?
Şu anda herşey bulaşık. Bulaş bulaş. Yapış yapış.
Karardım, kararttım.
Ne yapayım şu anda böyleyim.
Yarın yeni bir gün.
Kimbilir belki farklıdır.
Aynıysa yandık.
Ne anlatırım bu güzel insanlara?
Bizden güzel haberler bekleyen sevgili dostlarımıza.
Ne derim ben, kara, kara, kapkara"

Sonuçlama


Her düşünce duygu bir tasarıdır. bundan ötürü insanın hayatı ilerleme gibi değil çember gibi görünür. insanoğlu "neye yarar?" diye sorar ve görevine devam eder. her tasarının boşuna göründüğü o kuşku yada coşku anını bir çeşit huysuzluk ya da çocukça taşkınlık sayarız. bu iki an arasındaki seçmeyi kim yapacak kararı kim verecek? an'lar ancak zamanı gelince yargılayacak bir üçüncü an ile varolurlar . onun için bir ölünün son dileğine çok önem veririz. öbür dileklere benzemeyen bir dilektir bu öyle sıradan bir dilek değildir çünkü ölen kişi onunla bütün hayatını yeniden yakalar. sevdiği bir dostun yaşamını ölüme karşı sürdürmek isteyen kimse onun son anını uzatmaya çabalar. ne var ki ölüye dışardan bakmak üzere kendimi ondan ayırınca son an da öteki an'lar gibi bir an olur işte o zaman ölü gerçekten ölür artık onun bütün istemlerini eşitçe aşabilirim.

Her aşkınlığı aşmakta özgürüz. oldum olası bir "başka yer"e kaçmak elimizdedir ama bu başka yer de insanlık durumumuzun içinde bir yerdir gene. ne etsek ondan kurtulamayız. yargılamak amacıyla bu durumu dışardan gözlememizin bir yolu yoktur. ondan yalnızca söz açılabilir, o kadar. "iyi ve kötü" ancak onunla tanımlanır, korku, yararlık ve ilerleme gibi sözcükler ancak dünyada anlam kazanırlar tasarının görüşler ve amaçlar doğurduğu bir dünya içine anlama kavuşurlar. tasarıyı yaratırlar ama ona pek uymazlar. insanoğlu kendinden başka hiçbir şeyi tanıyamaz insancıl olmayan bir şeyi hayal edemez. öyleyse, insan neyle karşılaştıralacak? kim yargılayabilecek? hem ne adına yargılayacak? Ne adına konuşacak, ne adına?


Simone de Beauvoir-Denemeler Kitabından Bir Kesit

Ellerimde Bir Göztaşı


Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.

Can Yücel

9 Mart 2010 Salı

Deneme


Etki/Tepki

Karşıdan karşıya geçmek için yeşilin yanmasını bekleyenlerdendi. Diğerleri yanından gayet emin şekilde, kırmızı yanarken karşıya geçebiliyordu ama buna cesaret edemiyordu. Hem kuralları hiçe saymayan hem de trafik konusunda biraz korkan biriydi. Hep subay olmak istemişti. Askeriye kuralları onun için hep çok etkileyici bir şey olmuş, hem daha disiplinli bir yaşam yaşardı hem de o kıyafetin içinde kendini iyi hisserdi.

Bunları 1-2 saniye içerisinde düşündü. Hâlâ kırmızı yanıyordu, tam bu sırada biri koluna çarparak hızlıca karşıya geçmeye yeltendi. Hemen kolundan tuttuğu gibi adamı geri çekti.Hızla geçen arabanın rüzgarını ikisi de hissettiler. "Demek bu kadar hızla geçip gidiyor yaşam ölüme" diye düşünmeden edemedi. Hala adamın kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Adam birden silkelendi ve ona dönüp baktı. Yüzünde gülümsemeyle adama baktı fakat adamın hiç teşekkür edecek bir surat ifadesi yoktu, üstelik adam değil daha 18-20 yaşlarında bir gençti.

Dikkatlice bakınca elindeki tiner torbasını farketti. Biraz tedirgin olmuştu. Hele bir de böyle bir hareket yapınca, kesin tinercinin kendisine saldıracağını düşündü ama öyle olmadı. Tinerci sadece biraz para istedi. Elini cebine attı ve çıkan 10 lirayı hemen tinerciye verdi. Bu sırada yeşil yanmıştı. Karşıya doğru yürümeye başladı. Arkasına baktı, tinerci karşıya geçmiyor orada öylece bekliyordu. Anlam veremedi ama yürümeye devam etti. Bu sırada tekrar kırmızı ışık yanmıştı. Araçlar hızlıca geçmeye başlamışlardı tekrardan.

Tam bu sırada bir fren sesi duyuldu, kafasını çevirip baktı. Az önce para verdiği tinerci kanlar içinde yatıyordu. Verdiği on liranın yandaki cüzdana ait olduğunu düşündü. Çünkü cüzdanda sadece on lira vardı ve cüzdandaki kimlik bu çocuğa ait değildi. Cüzdanı aldığı gibi olay yerinden ayrıldı. Daha olayın şokunu atlatamamıştı ama işe gitmek zorunda olduğunu biliyordu.

İş yerine geldiğinde suratı sapsarıydı. İlk önce yarım saat hiç kıpırdamadan düşündü, daha sonra cüzdanın sahibini bulmaya koyuldu. Cüzdanın bir yerinde iliştirilmiş bir telefon numarası buldu.
Direkt numarayı aradı. Çıkan ses karşıdakinin genç olduğu hissini veriyordu. İş yerinin tarifini verdi ve gelip cüzdanı alabileceğini söyledi.

Akşama doğru cüzdanın sahibi gelmişti. Cüzdanı sahibine uzattı.
"Eksik bir şey yoktur umarım" dedi.
"Yok hayır, her şey tam hatta içindeki 10 lira bile duruyor. Tinerciden korkup vermiştim cüzdanımı. Ama içindeki parayı bile harcamamış. Siz nereden buldunuz cüzdanı?" dedi
"Anlam verememişti. Önce tinerciyi kurtarmış, sonra ona para vermişti. Bu planlanmış bir şeymiydi."
"Neyse, çok teşekkür ederim" dedi cüzdanın sahibi ve ayrıldı.
O ise olayın tesadüf mü, bilerek yapılan bir şey mi ya da o olmadığına inandığı tanrının onu ikna çabasımıydı diye düşünüyordu.
Geç olmuştu. İş yerinden çıktı. Yolun karşısına geçmek için kaldırımda durdu. Kırmızı ışık yanıyordu. Aldırış etmedi ve yürüdü...

fe

7 Mart 2010 Pazar

Üstadlardan Şiirler

Müjdat Gezen, Savaş Dinçel, Rutkay Aziz, Mehmet Ali Alabora'nın seslendirdikleri muhteşem şiirler bunlar. Güzel şiirler üzerinde konuşmaya gelemiyorum nedense yazamıyorum hissettiklerimi nedense. Bunda da aynısı oldu işte. Ama şunu söyleyebilirim bu şiirlerin içerisindeki favorim rahmetli Savaş Dinçel'in seslendirdiği, oynadığı "Şizoşems"tir. İyi dinlemeler:
şiirim geldi bırakın beni
bir kibrit farz edin ve yakın beni
bir ceketmiş gibi askıya takın beni
bir çiviymiş gibi duvara çakın beni
şiirim geldi bırakın beni


şizoşems
böyle zamanlar tehlikelidir şemsettin
ya gel cebime saklan, ya bırak şapkana saklanayım
kim vurduya gider insan
fırsat yok ki kendimi savurup aklanayım.
bi ara sen de, biliyorum, kedilerden korkuyordun
çünkü kendini işkembe zannediyordun
öyle bir şey ben de atlattım
iskemle sandım kendimi bi’ süre
üzerime oturacaklar diye korkulardaydım
ama sonra yırttım şemsettin
kendime telkinler yaptım sen iskemle değilsin diye diye
inandırdım kendimi.
sana hak vermiyo değilim ama şemsettin, zaman kötü,
aslında ne sen, ne ben ikimiz de deli filan değiliz
herkes oynatmış.
sadece sen ve ben normaliz.
aman şemsettin laf aramızda…
laf aramızda…
laf aramızda…
şemsettin, laf aramızda kaldı çıkamıyor, kendini ifade edemiyor bir türlü
aman çok dikkatli olalım şemsettin
sen de fark ettin
zaman kötü
en iyisi biz işi deliliğe vuralım
sen kedilerden kork, işkembesin diye
ben insanlardan korkayım, iskemleyim diye
ve iskemle üzerinde işkembe, çarşamba, perşembe…
gün say şemsettin gün say
çünkü nasıl olsa bir gün gelip bizi alacaklar
bu işten yırtmak için saat numarası yapalım
sen yelkovan ol, ben yengeç
sonra onlara tek cevap verelim
vakit çok geç,
vakit çok geç,
vakit çok geç şemsettin, geldiler.

deli yüreğim
oy benim deli yüreğim, az çektirmedin bana
gün geldi kuş oldun zıpladın daldan dala
artık yoruldun mu nedir yüz vermiyorsun dallara
oy benim deli yüreğim, ne diyeyim ben sana

adam
ne zaman adam gibi adam oluyor insan?
çok gezdiğinde mi? çok gördüğünde mi? çok bildiğinde mi?
çok ünlü, çok zengin olduğunda mı?
çok sevildiğinde mi ?
yoksa bunların hepsi bi kenara; adam gibi sevdiğinde mi?

babam
babam çok iyi adamdı
daha doğrusu babam adamdı

ilke
ilkelerin olacak.
seni satın alamayacaklar.
aptalların uydurduğu atasözlerine inanmayacaksın.
“paranın satın alamayacağı yoktur”, “herkesin fiyatı vardır” gibi sözlere kanmayacaksın
onurunla, kimliğinle ve beyninle akıllı yaşayacaksın.
üreteceksin, seveceksin, sevileceksin
inançlarının arkasında duracaksın
sevgilerin karşılıksız
yardımların gizli olacak
seni; attan, ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın
çünkü sen insansın
ve bunu yakaladığın gün bembeyaz yaşayacaksın

şu dünyadan çekip gitmek var ya
bu ne ya.


6 Mart 2010 Cumartesi

Ben İçeri Düştüğümden Beri

Kelimeler kifayetsiz kaldığı bir şiir. Nazım Hikmet'in şiirlerinde gelinebilecek son nokta. Olabilecek en iyi güzellikte bir şiir. Okurken hissedilen duygular ve Genco Erkal'dan dinlerken hissedilen duygular tarif edilemez nitelikte. Ne desem ne söylesem bilemiyorum ama dinlemek, sürekli dinlemek istiyorum.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’
Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat...’
Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta...’
Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
Yedibuçuğu doldurup çıktı.
Dolaştı dışarda bi vakit,
Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...
Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
Sonra vesikaya bindi
Bizim burda, içerde
Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf...

.

Nazım Hikmet Ran

.